22 Eylül 2016 Perşembe

BATI DEMOKRASİSİNİN İSLÂMCILAR İLE İMTİHANI

2013 yılından itibaren muhalefet partileri tarafından Cumhurbaşkanı Erdoğan için kullanılan “diktatör” söyleminin 15 Temmuz ile başlayan süreçte özellikle Batılı aktörlerin de kullanımı ile uluslararası boyut kazandığı görünüyor. Daha doğrusu, özellikle küresel medya tarafından belirli aralıklarla zaten kullanılan “diktatör” kavramı, 15 Temmuz darbe girişiminin başarısızlığa uğraması ile daha da yoğun biçimde piyasaya sürülmeye başlandı. Henüz darbe girişiminin ilk saatlerinde çeşitli Batılı televizyon kanallarındaki programlarda ve gazete yazılarında darbenin başarısızlığının Türkiye'nin yarınları için umutsuzluğa neden olduğu söyleniyordu. Türkiye'nin içinden geçtiği süreç, özellikle 2010'da İslâm dünyasında başlayan kitlesel hareketler ile beraber okunduğu zaman Batılı aktörlerin söyleminin 15 Temmuz sonrası oluşmuş münferit bir söylemden ziyade özellikle İslâmcı aktörlere karşı sistematik olarak kullandıkları bir söylem olduğu anlaşılacaktır. Batı merkezli bir kurum olarak demokrasi rejiminin yahut Batı'nın anladığı şekliyle demokrasinin İslâmcılar veya İslâmcı kökenli siyasal hareketler ile imtihanının başarılı olmadığı aşikârdır.

Meydanları İslâmî Kesim Doldurdu

Arap devrimleri ile başlayan süreç Ortadoğu'da İslâmî kimliğe sahip aktörlerin siyasi yapıları önemli ölçüde dönüştürdüğü, hatta yeniden tanımladığı bir süreçti. Bu süreçte -belirli bir dönem için bile olsa- başarıya ulaşan halk hareketlerinin yaşandığı ülkelerde İslâmî aktörler iktidara taşındı. Arap devrimlerinin başlangıcından İslâmî aktörlerin elimine edildiği karşı darbelere kadar geçen süre Batı dünyası için işlerin kontrolden çıktığı, küresel sisteme belli ölçülerde muhalif İslâmî hareketlerin alternatif söylem ve eylem üretebileceği bir süreçti. Bu sebeple Batı, yeni bir demokrasi dalgası olarak nitelendirdiği “Arap Baharı'nı” bitiren girişimleri destekledi. Mısır'da seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin darbe ile devrilmesi, Tunus'ta siyasi baskıların etkisiyle Nahda hareketinin daha ılımlı bir siyaset tarzını benimsemesi ya da geri çekilmesi, Suriye'de devrim hareketinin hiç başarıya ulaşamaması Batının bahsettiğimiz endişeleri ile yakında ilintilidir. 11 Eylül saldırıları sonrası ABD merkezli Batı ittifakının İslam dünyasını demokrasi ile özgürleştirme seferleri, Arap devrimlerinde İslâmcı aktörler seçimle iktidara geldiğinde yerini demokrasinin İslâmcıların elinde otoriter rejimler ortaya çıkaracağı savına bırakıyordu. Bu savdan hareketle de Batı, Ortadoğu halklarının mücadelelerine ket vuran darbe ve benzeri girişimlere karşı en iyi ihtimalle sessiz kaldı. Buradan hareketle Türkiye özelinde Batının darbenin başarısızlığı sonrası verdiği tepkilerin birbiriyle ilintili iki temel sebebi olduğu iddia edilebilir: Erdoğan liderliğindeki Türkiye'nin Batı nezdinde bahsi geçen portreye uygun olması ve bunu destekleyen bir gelişme olarak İslâmî kesimin “İslâmcı” yönetimi sahiplenmesi.

İslâmî kesim henüz darbe girişiminin başlangıcında darbecilerin hedef aldığı stratejik noktalara akın etmiş, İslâmcı olarak nitelendirebileceğimiz aktörler darbe girişimine karşı meydanları organize etmişlerdir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın gece yarısı yaptığı sokağa çıkma çağrısı ise gerçek anlamda bir dönüm noktası olmuş, geniş kitleler meydanlara yönelmiştir. Türkiye'nin her yerinde düzenlenen mitinglere dikkatle bakıldığı zaman katılımcıların çoğunluğunu muhafazakâr kesimin oluşturduğu, İslâmî kimliğe sahip sivil toplum örgütlerinin tabanlarını örgütlediği ve meydanlarda stantlar kurmak suretiyle sahada aktif biçimde yer aldığı, AK Parti teşkilatlarının başından beri organizatör rolü oynadığı görülecektir. Nitekim meydanların fotoğrafını çekmeyi amaçlayan çeşitli araştırmaların sonuçları da katılımcıların genel itibariyle İslâmî/muhafazakâr kesimden olduğunu ortaya koymaktadır. Bu gözlem tabii ki farklı sosyal-siyasal çevrelerden insanların meydanlarda olmadığı anlamına gelmemektedir.

Batılı Demokrasi İslâmcıları Tehlike Olarak Algılıyor

İslâmî kesimin 15 Temmuz sonrası darbe savma sürecini, “aslında demokrasiyi” bu kadar içtenlikle sahiplenmesinin en önemli nedenleri, İslâmî kesimin Ak Parti ile beraber devlet/sistem ile barışması, Türkiye'nin darbelerle dolu geçmişinden ve son yıllarda yanı başımızdaki ülkelerde yaşanan gelişmelerden dersler çıkarmasıdır. Özellikle 28 Şubat sürecinin sancılarını iliklerinde hisseden İslâmî kesim, Erdoğan liderliğindeki Ak Parti'yi önemli ölçüde sahiplenmiş, güçlü bir siyasi iradeyi siyasal, sosyal, ekonomik rahatlamanın öncülü olarak görmüştür. 2007 yılında orduyu darbe yapmaya çağıran cumhuriyet mitingleri düzenlenirken dillendirilen “tankların üzerine çıkarak darbeye karşı durma” sözlerinin İslâmî kesimde karşılığının olduğu 15 Temmuz girişimi ile açıkça görülmüştür. Siyasetin son yıllarda ürettiği olağanüstülük söyleminin de meydanların bu kadar dolu olmasına katkı sağladığı söylenebilir. Sürekli ciddi badireler atlatan Ak Parti iktidarının ve özelde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanında olma fikri ciddi bir motivasyon kaynağıdır.

Arap baharını sona erdiren karşı darbe girişimleri Türkiye kamuoyunca yakından takip edilmiş, süreç İslâmî bakış açılarıyla değerlendirilmiş ve tepkiler bu yönde verilmiştir. Özellikle Mısır'da seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin Abdulfettah Sisi tarafından darbe ile devrilmesi Türkiye kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştır. Meydanlarda günlerce Mursi lehine mitingler düzenlenmiş, bu mitinglerde İslâmî semboller kullanılmıştır. Mursi'nin hapsedilmesi, Müslüman Kardeşler'in baskı ve işkencelere maruz kalması, Türkiye'de İslâmî kesimin hafızasında oldukça tazedir. Türkiye'nin de ikinci bir Mısır olma ihtimali İslâmcıların darbe girişimine karşı durmasının önemli sebeplerindendir.

Batı dünyasının darbe girişimi sonrası gösterdiği tepkiler izlendiğinde darbenin uluslararası zemininin hazırlandığı açıkça görülmektedir. Özellikle Batı merkezli küresel medyanın sürecin başından beri Türkiye'deki gelişmeleri aktarma biçimi ve kullandığı üslup planlı bir harekâtın ortaya konulduğuna işaret etmektedir. Batı dünyasının diline pelesenk olan “demokrasi” kavramının kontrol altında olduğu sürece iyi, İslâmcılar gibi Batı'nın gözünde öteki olan gruplar iktidara taşındığı zaman ise kötü olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Batı, dünyaya pazarladığı değerleri ile çelişmek pahasına Türkiye'deki darbe girişimine karşı sessiz kalmış, hatta sessiz kalmakla yetinmeyip güçlü medyası ile darbecileri aklamaya, meydanları dolduran insanları karalamaya çalışmıştır. Demokrasi rejiminin en temel parçaları olan özgür seçimleri ve çoklu siyasal partili ortamı kısıtlayacak ya da tümüyle ortadan kaldıracak, anti-demokratik kurumları meşrulaştırıp işletecek bir darbe girişimine bu şekilde tepkiler verilmesinin farklı bir izahı yoktur.

___
Bu yazı 18.09.2016 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
http://www.yenisafak.com/hayat/bati-demokrasisinin-islamcilar-ile-imtihani-2533081


8 Ağustos 2016 Pazartesi

2015’TE TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Küresel Araştırmalar Merkezi’nin 19 Aralık 2015 tarihinde düzenlediği “2015’te Türk Dış Politikası” başlıklı panelde 2015 yılı içerisinde yaşanan gelişmelerin Türk dış politikasına etkileri ele alındı. Başkanlığını Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi Başkanı Doç. Dr. Mesut Özcan’ın yaptığı programın panelistleri, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Doç. Dr. Şaban Kardaş, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Erşen ve Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Gülnur Aybet’ti.

Panelin ilk konuşmacısı Şaban Kardaş, Ortadoğu’da son yıllarda değişen bölgesel eğilimlere, bu değişim çerçevesinde Türk dış politikasının ana meselelerine ve önündeki engellere değinen Kardaş, bölge ölçeğindeki yapısal tektonik kaymaların yansıması sonucunda bölgede Türkiye’ye bakışın değiştiğini belirtti. Türk dış politikasının ve bunun iç politikaya izdüşümlerinin sağlıklı değerlendirmesi, büyük ölçüde bölgedeki gelişmelerin ve Türkiye’nin değişen imajının göz önüne alınmasına bağlıdır.

Kardaş’a göre, Ortadoğu’daki dönüşümü beş boyut üzerinden incelemek mümkündür. Bunlardan ilki, devlet sınırlarının giderek daha ciddi biçimde tartışmaya açılmasıdır. Bölgedeki gelişmelerin temelinde yatan önemli unsurlardan birisi, modern ulus-devlet sisteminin yapı taşı niteliğindeki olan devlet sınırlarının tanınmasının ve korunmasının sorgulanmasıdır. Sınırlar hem Suriye-Irak örneğinde olduğu gibi devlet kontrolünden çıkarak buharlaşmakta hem de yeni otorite mekanizmalarının ortaya çıkmasıyla anlamını kaybetmektedir.

İkinci boyut, sınırlar konusundaki gelişmelerle de bağlantılı olarak egemenlik ve devlet otoritesi kavramının zedelenmesini içermektedir. Suriye, Irak ve Libya’da devlet otoritesi, yok denecek kadar azdır. Bu durum ulus-devlet sistemine önemli bir meydan okuma alanı açmaktadır. Devlet egemenliğinin zayıflamasının bir sonucu niteliğindeki üçüncü boyut, ulus-altı kimlik ve aktörlerin güçlenmesidir. Devlet otoritesinin zayıflaması farklı kimlik ve ideolojilerin görünürlüğünü artırmasına, bununla beraber farklı aktörlerin güçlenmesine sebep olmaktadır. Dördüncü boyut, sosyo-ekonomik alanda yaşanan olumlu gelişmelerin siyasi dönüşümleri olumlu etkileyeceği yönündeki teorik varsayımların çökmesidir. Ekonomik yapılarda gözlemlenen kısmi iyileşmelerin siyasi düzlemde hiçbir olumlu etkiye neden olmadığı görülmektedir. Beşinci boyut ise, güvenlik boşluğunun doğmuş olmasıdır. Son dönemde çatışma dinamikleri ve parçalanma eğilimleri öne çıkmış, buna bağlı olarak da askeri söylem güçlenmiştir. Bunun arkasında yatan sebep, büyük ölçüde devrimci ve karşı devrimci retoriğin güçlenmesidir. Devrim hareketleri karşı devrim girişimleri ile karşılaşmış, başarısızlığa uğramış, bölge karşılıklı bir mücadeleye sahne olmuştur. Bu tarz gerilimleri yönetebilecek yerel bir mekanizmanın yoksunluğunun yanısıra, ABD’nin başını çektiği batı eksenli uluslararası kamuoyu da bir irade gösterme eğiliminde değildir.

Konuşmasının sonuna doğru Kardaş, Ortadoğu’da zeminin giderek kayganlaşmasının değişen ittifaklar dönemine girildiğini gösterdiğini ve kalıcı çıkar ittifakı arayışlarından ziyade, esneklik ekseninde bir dış politikanın bölge düzeyinde önemli sonuçlar doğurabileceğini ileri sürdü. Bu çerçevede, belirli konulardaki politikalar gözden geçirilebilir, alternatif araçlar kullanılabilir, geri adımlar atılabilir. Bununla beraber yumuşak güç araçlarının etkisini yitirdiği şu günlerde, makro ve mikro düzeyde caydırıcı gücün önemi artmaktadır. Bütün zorlu şartlara rağmen içinden geçtiğimiz süreç Türk dış politikası açısından oldukça öğretici bir tecrübedir. Bu süreçten çıkarılacak dersler Türk dış politikasının gelecekteki kapasite inşasına katkıda bulunacaktır.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin 2015 yılındaki seyrini masaya yatıran Emre Erşen, uçak düşürme hadisesinden sonra ortaya çıkan krizin bir yandan sürpriz olduğunu, diğer yandan da şaşırtmadığını belirtti. Rus hava kuvvetlerinin birkaç defa Türkiye sınırlarını ihlal etmesinin ulusal egemenlik meselesi olarak algılanması ve Ortadoğu’da -özellikle Suriye’de- farklı çıkarların bulunması böyle bir krizin habercisi olarak değerlendirilebilirdi. Öte yandan iki ülkenin 2000-2015 yılları arasında giderek gelişen dinamik ilişkileri göz önüne alındığı zaman böylesi bir krizin yaşanabileceği beklenmemekteydi.

Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkiler ekonomi ve enerji alanlarındaki ortaklıklar ile gelişme eğilimi göstermiş, bölgesel çıkarlar ve politikalar söz konusu olduğu zaman ise farklılaşmalar ve çatışmalar görülmüştür. İkili ilişkilerde bütüncül bir yaklaşımdan ziyade konu odaklı bir kompartmanlaştırma stratejisi izlenmiş, bu strateji belirli alanlarda fayda sağlamasına rağmen ilişkilerin geneli açısından risk arz etmiştir. İki ülke Karadeniz’de, Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde, Kıbrıs meselesinde ve PKK ile ilişkilerde farklı yaklaşımlar benimsemişlerdir. Dahası, Türkiye NATO üyesi bir ülkedir ve bu sebeple Rusya’nın rakibi konumundadır. Bu açılardan bakıldığı zaman siyasi bir krizin çıkmasının hiç de uzak bir ihtimal olmadığı görülebilmektedir.

Erşen, Rusya’nın Suriye’ye müdahalesinin küresel, bölgesel ve ulusal olmak üzere üç boyutta değerlendirilebileceğini söyledi. Küresel açıdan, NATO karşısında zemin kaybeden Rusya’nın büyük devlet olma iddiasını kanıtlama ihtiyacı önem arz etmektedir. Bu ihtiyacın giderilebileceği coğrafya da eski Sovyet ülkeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ukrayna’daki tutumu dolayısıyla uluslararası arenada ciddi tepki gören Rusya, Suriye politikası ile tekrar güç kazanmaya ve imajını düzeltmeye çalışmaktadır. Bölgesel açıdan bakıldığı zaman, Suriye’nin Rusya’nın Ortadoğu’daki tek müttefiki olduğu görülmektedir. Akdeniz’de kıyısı bulunan Suriye üzerinden güneye açılan Rusya, buraya yaptığı müdahale ile zemin kaybeden ortağı Esed’e ve rejimine -deyim yerindeyse- kan vermiştir. Suriye müdahalesinin ulusal boyutu, siyasi ve ekonomik olarak darboğazda bulunan, küresel radikalizm ile muhatap olmak zorunda kalan Rus devletinin iç politikada kendisine alan açmaya, meşruiyet zemini bulmaya, rahatlamaya çalışmasıdır.

Rusya, Suriye’yi bölgede Türkiye’den daha önemli bir partner olarak görmektedir. Ayrıca Türkiye’nin bölgedeki savları Rusya’nın büyük güç olma iddiası önünde engel teşkil edebilecek niteliktedir. Nitekim Rus savaş uçağının düşürülmesi, Rusya’nın bu imajına zarar veren belki de en önemli olaydır. Bu iki durum bir arada düşünüldüğü zaman Rusya’nın Suriye’de gerilimi tırmandırmak suretiyle alan kazanmak istemesi anlaşılabilir bir durumdur. Türkiye bu süreçte hesaplı bir risk almış ancak ekonomik bağımlılık yolu ile dış politikadaki sorunları aşma politikası Rusya özelinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Yaşanan kriz iki taraf açısından son on beş yıldır devam eden romantizmin bir nevi sonunu getirmiştir. Toplumsal algıların bozulmasına bakılırsa bundan sonraki süreçte ilişkilerin eskisi gibi yakın olmayacağını söylemek abartılı sayılmaz.

Türkiye’nin NATO ile ilişkilerini ele alan Gülnur Aybet ise ilişkilerin dönüşümü hakkındaki değerlendirmesinin ardından Arap Baharı sonrası dönemini masaya yatırdı. NATO yalnızca güvenlik ihtiyacının sonucunda doğmuş bir kuruluş olmaktan ziyade, Soğuk Savaş sırasında ve sonrasındaki dönemde Batı dünyasının değerlerini meşrulaştıran ve koruyan bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylesi bir yapı içerisinde, hiçbir zaman tam manasıyla Batılı sayılmayan Türkiye’nin yer almasının sorgulanmamış olmasının arkasında güvenlik ihtiyacı bulunmaktadır. Bu açıdan Türkiye, NATO açısından Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya ulaşmasını engelleyen, Avrupa’da askeri denge sağlayan, Soğuk Savaş sonrasında barış misyonlarına destek veren, fonksiyonel bir müttefik olmuştur.

Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun misyonu değişime uğramıştır. Post-komünist ülkelere teknik destek veren, demokratik normları yansıtan, insani yardım ve müdahalelerde bulunan NATO’da eksen, kolektif savunmadan kolektif güvenlik anlayışına kaymıştır. Bunun bir sonucu olarak yaklaşık yirmi yıl boyunca Birleşmiş Milletler’in askeri kanadı gibi hareket eden NATO, 11 Eylül 2001’de ABD’deki terör saldırıları sonrasında, bu defa belirli bir hudut sınırı içinde kalmaksızın, tekrar kolektif savunma pozisyonuna dönmüş, Afganistan ve Irak gibi NATO’nun sınırları dışında bulunan ülkelere savunma amacıyla operasyonlar düzenlemiştir. İzlenen politikalar sonucunda üye ülkeler arasında iki farklı anlayış ortaya çıkmıştır: NATO’nun bölgesel savunmaya odaklanması gerektiğini düşünenler ve küresel bir strateji dâhilinde hudutsuz olması gerektiğini düşünenler. Ukrayna krizi ile bölgesel savunmanın önemi anlaşılmış ve bu anlayış benimsenmiştir.

NATO’ya üye ülkeler içerisinde Türkiye, içe dönük bir portre çizmiştir. Özellikle 2003’teki Irak işgali sonrasında artan PKK terörü dolayısıyla kendi meseleleri üzerine eğilen Türkiye’yi anlamakta zorluk çeken NATO, 2007 yılındaki tezkere süreci ile Türkiye’nin kendine has güvenlik sorunları ve kaygıları bulunduğunun farkına varmıştır. Türkiye’nin özellikle Libya’daki iç savaş sürecinde olası bir dış müdahalenin NATO üzerinden yürütülmesi savı uluslararası kamuoyunda kabul görmüş, Türkiye’nin NATO üyeliğiyle süreçte söz sahibi olmasının önünü açmıştır. 2007 yılı itibariyle Türkiye ile NATO, fonksiyonel ortaklık sürecini geride bırakarak stratejik-bölgesel ortaklık oluşturmuşlardır. Türkiye’nin NATO açısından öneminin artmasıyla beraber NATO, farklı öncelikleri ve ilişkilere sahip, dış politikada kâr-zarar hesabı yapabilen, ilkesel kararlar veren bir Türkiye imajıyla karşılaşmıştır. Bunun sonucu olarak da Türkiye zaman zaman NATO tarafından ‘kötü ortak’ ilan edilmiştir.

Suriye iç savaşı NATO’nun güçsüzlüğünü göstermesi açısından önem arz etmektedir. Zira Rusya’nın Libya tecrübesinden sonra takındığı tavır, NATO’nun Suriye’de hareket edebilme yeteneğini sınırlandırmıştır. Soğuk Savaş sonrasında seyirci pozisyonunda bulunan Rusya’nın Suriye’deki varlığı, NATO açısından bir sorun teşkil etmektedir. Suriye’nin geleceği konusunda NATO’nun önünde cevaplandırılması gereken ciddi sorular bulunmaktadır. Rusya’nın varlığı göz önüne alınarak hangi yerel aktörlerin destekleneceği, yeni rejimin Esed’i barındırıp barındırmayacağı, bu sorulardan bazılarıdır. Suriye krizi süresince Türkiye’nin NATO ile ilişkileri bütün olumsuz söylemlere rağmen gelişmiştir. Türkiye’nin transatlantik müttefikleri ile farklı önceliklerinin bulunması, kısa vadeli ve değişken ittifakların kurulmasının önünü açmaktadır.

__
Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi’nin 19 Aralık 2015 tarihinde düzenlediği 2015'te Türk Dış Politikası panelinin BİSAV Bülten 90. sayısında yayımlanan değerlendirmesidir: 
http://bisav.org.tr/yayinlar.aspx?module=makale&yayinid=258&menuid=3_3&yayintipid=3&makaleid=1544


1 Mart 2016 Salı

DİN VE MİLLİYETÇİLİK: TÜRKİYE, CEZAYİR VE PAKİSTAN’DA İSLAMİ KÖKENLER İLE LAİK ULUS İNŞASININ ÇELİŞKİLERİ

Küresel Araştırmalar Merkezi, Ekim ayı “Kitap-Makale Sunumları” toplantı dizisi çerçevesinde Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Şener Aktürk’ü misafir etti. Aktürk, Eylül ayında Social Sciences Quarterly dergisinde yayımlanan “Religion and Nationalism: Contradictions of Islamic Origins and Secular Nation-Building in Turkey, Algeria, and Pakistan” (“Din ve Milliyetçilik: Türkiye, Cezayir ve Pakistan’da İslami Kökenler ile Laik Ulus İnşasının Çelişkileri”) başlıklı makalesi üzerine bir sunum gerçekleştirdi. Aktürk’ün sunumu sonrasında İstanbul Şehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Alptekin müzakerede bulundu ve program, soru-cevap bölümü ile noktalandı.

Türkiye, Pakistan ve Cezayir, kuruldukları tarihten itibaren çok kuvvetli İslamcı veya etnik ayrılıkçı meydan okumalarla karşılaşmış üç devlettir. Bu üç devletteki İslamcı muhalefetin yanı sıra, Türkiye’de Kürt, Pakistan’da Bengal, Baluç, Sind ve Cezayir’de Berber gibi etnik milliyetçiliğe dayalı muhalefet tarzları da ortaya çıkmıştır. Aktürk, konuşmasında, benzer tarihsel deneyimlere sahip ve İslami seferberlik ile kurulmuş bu üç ülkede tek dilli, laik ulus-devlet modelinin benimsenmesinin İslami ve etnik muhalefeti doğurduğunu savundu. Türk Milli Mücadelesi, Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve Hint Müslümanlarının bağımsızlık mücadelesi İslami mücadeleler olup farklı etnik gruplardan müteşekkil Müslümanların gayrimüslim düşmanlara karşı verdiği bir cihat niteliğindedir. Bu grupların İslami bir söylem ile sürdürdükleri mücadelenin sonucunda beklentilerin uzağında bir devlet modelinin ortaya konulması bu ulusların inşasının temel çelişkisi olarak karşımıza çıkıyor.

Metodolojik olarak karşılaştırmalı tarihsel analiz kapsamında en farklı sistem tasarımını kullanan Aktürk; Türkiye, Cezayir ve Pakistan’ın sömürge geçmişleri, demokrasi seviyeleri, etnik çoğunluk oranları, etnik ikinci kategori oranları, mezhepsel ikinci kategori oranları, ekonomik kalkınma seviyeleri ve coğrafi konumları arasındaki farklılıklara dikkat çekti. Bütün bu önemli farklılıklara rağmen İslamcı ve etnik muhalefetin mevcudiyeti, bu üç devletin bariz ortak yanı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Aktürk, kendi yaklaşımına karşıt pozisyonları da eleştirel bir zaviyeden değerlendirdi. Bunlardan ilki, bu devletlerin post-kolonyal devletler olduğu ve dolayısıyla yapay sınırlardan kaynaklanan muhalefet sorunları yaşadıkları iddiasıdır. Bu üç devletin sınırlarının bağımsızlık mücadeleleri sonucu çizilmiş olması bu tezi çürütüyor. Sonuç itibariyle bu devletler, tipik post-kolonyal sınırlara sahip değiller ve kanlı savaşlar sonucunda kurulmuşlar. İkinci argüman, bu ülkelerde İslami muhalefetin 1970’lerden sonra ortaya çıkan küresel dini uyanışın bir parçası olduğu iddiası. Bu iddia da bu üç örnekte geçersiz kalıyor. Örneğin, Türkiye’de ilk İslami uyanış, Aktürk’ün argümanına göre, 1950’de ezanın tekrar Arapça okutulmasıyla başlamıştır. Bir diğer tez ise bu ülkelerin ekonomik gerikalmışlıkları sebebiyle bu tarz muhalefetlere maruz kaldığı yönünde. Bu iddia da maalesef sorunun kökenini açıklama noktasında yetersiz kalıyor, zira üç devletin de ekonomik seviyeleri birbirinden farklı. Türkiye, komşusu İran’a nazaran çok daha güçlü bir ekonomiye sahip; buna rağmen İran’da etnik muhalefet Türkiye’ye göre çok daha alt seviyede. Son teori de bu ülkelerdeki İslami hareketin Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkan Sovyet karşıtı Amerikan politikasıyla alâkalı olduğu yönünde. Fakat burada da belirtmek gerekir ki bu teori, üç ülkede de İslami hareketin yükselişini açıklamıyor. Örneğin Türkiye’de İslami hareket bu politikalardan önce ve anti-Amerikancı bir çerçevede başladı. Ayrıca Cezayir, hiçbir zaman bu Amerikan projesi ağının içinde yer almadı.

Aktürk, çalışmasını zaman yönünden dört bölüme ayırıyor. İlk bölüme konu olan kuruluş ve bağımsızlık öncesi dönemin ana özelliği, Müslüman ve gayrimüslim gruplar arasında dine dayalı siyasi ve sosyo-ekonomik eşitsizliktir. Osmanlı’da kapitülasyonlar ile başlayan ve gayrimüslimlerin ekonomik olarak Müslümanlardan daha zengin hâle gelmeleri bu eşitsizliğin bir ayağını teşkil ediyor. Yine Cezayir’de Müslümanlara hiçbir siyasi katılım hakkının tanınmaması bu eşitsizliğe bir diğer örnektir.

İkinci bölüm kuruluş ve bağımsızlık seferberliğine odaklanıyor. Burada üç ülkede de ortak olan özellik devlet kurucu seferberliğin niteliğinin dini eksende bir dost-düşman ayrımına dayanıyor olması. Etnik açıdan heterojen, dini açıdan homojen toplumların “cihat” olarak adlandırdıkları bir mücadele söz konusu. Milli mücadele döneminde kurulan Milli Meclis’in yapısına bakıldığı zaman, Osmanlı Mebusan Meclisi’nin aksine, hiç gayrimüslim vekil bulunmadığını açıkça görebiliyoruz. Pakistan’ın bağımsızlık mücadelesi, aynı şekilde farklı etnik kökenlerden Müslümanların gayrimüslim Hint çoğunluğa karşı yürütülmüştür. Ayrıca bu devletlerin kurulduğu ilk yıllarda belirgin bir nüfus değişimi yaşanıyor. Bu nüfus mübadeleleri ile gayrimüslimler kurulan devletten ayrılıyor. Pakistan ve Hindistan arasında yaşanan büyük göçler yanında, Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi de bunun açık örnekleri niteliğindedir.

Üçüncü bölümde devletlerin laik ulus-devletler olarak kurulması ele alınıyor. Bu dönemde üç ülkede de tek dilli ulus-devlet modeli, resmi devlet modeli oluyor; muhalif figürler bir şekilde ortadan kaldırılıyor. Cezayir’de Berberi liderlerin bir kısmı sürgüne gönderilirken, bir kısmı öldürülüyor, bir kısmı da yargılanıyor. Türkiye’de 1925 yılında hem İslamcı hem de Kürt etnik kökenine dayanan Şeyh Said isyanı çıkıyor ve bastırılıyor. Yine bu dönemde seküler kanunlar yapılıyor ve bu eksende seküler milliyetçilik politikaları izleniyor. Bunun sebebini dönemin liderlerinin zihniyetlerinde arayabiliriz. Liderler nezdinde İslam, ekonomik geri-kalmışlığın sebebi olarak algılanıyor. Tek dilli laik ulus-devletin ekonomik kalkınmaya yol açacağı ve yeni kurulan devletlerin yalnızca bu şekilde ayakta kalabileceğine dair bir anlayış söz konusu.

Son bölümde İslamcı ve etnik meydan okumaya yoğunlaşılıyor. Bahsettiğimiz sebeplerden ötürü bu dönemde üç ülkede de İslamcı ve etnik ayrılıkçı muhalefetlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Türkiye’de Kürt sorunu, Cezayir’de İslamcılar ve devlet arasında cereyan eden iç savaş, Pakistan’da ise Bangladeş’in ayrılmasıyla sonuçlanan etnik ayrılıkçılık bu tür muhalefete örnek teşkil ediyorlar.

Sonuç itibariyle bütün bu dinamikler göz önünde bulundurulduğu zaman, Türkiye’nin tek dilli laik ulus inşasında görece en başarılı, Pakistan’ın ise kısmen sorunlu görüldüğünü söyleyebiliriz. Denilebilir ki Türkiye, büyük ölçüde sahip olduğu Osmanlı bakiyesi devlet tecrübesi ile başından beri bu noktada avantajlı konumdaydı. Pakistan ve Cezayir ise bu ölçüde oturmuş bir devlet geleneğine sahip değillerdi. Nitekim Pakistan hem laik devlet yapısını koruyamamış hem de ulusal bütünlüğünü kaybetmiştir.
__

Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi’nin 17 Ekim 2015 tarihinde düzenlediği Din ve Milliyetçilik: Türkiye, Cezayir ve Pakistan’da İslami Kökenler ile Laik Ulus İnşasının Çelişkileri kitap-makale sunumunun BİSAV Bülten 89. sayısında yayımlanan değerlendirmesidir:
http://bisav.org.tr/yayinlar.aspx?module=makale&yayinid=252&menuID=3_3&yayintipid=3&makaleid=1496


26 Aralık 2015 Cumartesi

KAPİTALİST DEMOKRASİ VE DOGMATİK BİREYSELCİLİK

Devletler ve devletlerarası/devletlerüstü kuruluşlardan müteşekkil bir takım aktörler günümüz dünyasında ekonomik ve buna bağlı siyasal muhalefete karşı müsamaha göstermemektedirler. Küresel hegemonyanın demokrasiye yönelik vurguları demokrasinin bizatihi kendisiyle çelişmekte, farklı seslerin yükselmesine farklı araçlar vasıtasıyla ciddi biçimde karşı konulmakta, muhalif ideoloji ve hareketler olabildiğince gayrimeşru ilan edilmekte, yalıtılmakta ve bitirilmektedir. Yirmi birinci yüzyıl, kapitalizmin hegemonyasını özelleşme, özelleştirme ve bireyselleşme vasıtasıyla küresel ölçekte kabul ettirdiği ve farklı söylemlere yaşam hakkı tanımadığı bir yüzyıl olarak karşımıza çıkmaktadır.

Belirli dönemlerde ciddi krizlere giren kapitalizmin –son olarak 2008 küresel finansal krizi- giderek sorgulanmaz, daha doğrusu sorgulanmasına müsaade edilmeyen ve kitleler nezdinde sorgulanması ihtiyacı duyulmayan bir sistem haline dönüştüğü aşikardır. Kriz durumlarında bir takım eleştiriler dile getirilmekle beraber, bunlar çok büyük ölçüde kapitalizmin, serbest piyasanın, neoliberalizmin kendisine yönelik eleştiriler değildir. Sistem eleştirisi yapmaksızın sistem içerisindeki aktör ve olayların eleştirilmesi durumu aslında kapitalizme –bilinçli olmasa da- bir güven duyulduğunun da göstergesidir.

Liberal ekonominin ön kabullerinden birisi bireylerin rasyonel aktörler olduğudur. Bu, üzerinde ciddi tartışmaların yapılabileceği bir yargı olup, bizim esas problemimiz değil. Serbest piyasa ekonomisin yakın tarihteki serüvenine bakmak bile bize kapitalizmin bir inanç sitemi olduğunu göstermektedir. Kapitalizme duyulan bir güven olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmadığımız takdirde sistemin kökenlerine dair derin sorgulamaların neden azınlık ölçüsünde kaldığını anlamamız da pek mümkün olmayacaktır. Daha önce de belirttiğim gibi, kriz zamanlarında dahi yükselen eleştiriler aktör ve durumlara ilişkin sınırlı eleştirilerdir.

Kapitalizmin bir inanç sistemi olduğu iddiası hiç de yabana atılabilir bir iddia değildir. Liberal ekonominin fikir babalarının kapitalizmi din kisvesine büründürme çabaları eserlerinin satır aralarında okunabilmektedir. Bu dini, sürekli üretimi ve dolayısıyla sürekli tüketimi tetikleyen, kendi tüketim kültürünü oluşturan, özel mülkiyet fikrinden yola çıkarak toplumsallığın karşısına alabildiğine bireyselciliği yerleştiren bir din olarak tanımlayabiliriz. Özellikle Friedrich Hayek, Milton Friedman ve Ayn Rand’ın teorik temellerini attığı bu bireyselci din 1970’lerden sonra Margaret Thatcher ve Ronald Reagan gibi önemli liderler vasıtasıyla hayat buldu. Thatcher’ın bireyselciliğe dair görüşleri şu şekildeydi:

Siyasetin son 30 yıldaki gidişatının beni en fazla rahatsız eden tarafı, hep kolektivist toplum yönünde ilerlemiş olmasıdır. İnsanlar kişisel toplumu unuttular. […] Ve bu yüzden ekonomi politikalarını değiştirmekten ziyade, yaklaşımı değiştirmeyi amaçladım. Ekonomiyi değiştirmek, bu yaklaşımı değiştirmenin bir aracıdır. Yaklaşımı değiştirmek, ulusun kalbini ve ruhunu kazanmak demektir. Ekonomi yöntemdir; hedef, kalbi ve ruhu değiştirmektir. (Sunday Times, 1 Mayıs 1981)

Özel olan ve özel mülkiyetten yola çıkarak bireyselciliğin bu denli desteklenmesi, dahası sürekli yeniden üretilen bir dogma olarak karşımıza çıkmasını idiotizm olarak tanımlıyor Neal Curtis. İdiotizm: Kapitalizm ve Hayatın Özelleştirilmesi adlı eserinde özelleştirme temelli kapsamlı bir kapitalizm eleştirisi yapan Curtis, özel olanın yaratılması için kamusal olanın kapatıldığını iddia ediyor ve burada felsefi bir sorgulamanın içine giriyor. Özellikle Martin Heidegger felsefesiNden yola çıkarak yapılan bu sorgulama neoliberalizmin dayattığı ve muhaliflerine yaşam hakkı tanımadığı sistemin sorunlarını da ortaya koyma noktasında önemli bir belge niteliğinde. Heidegger’in “dasein”ı, yani “varlığın anlamı”, bir birlikte yaşama süreciyle kendisini bulmaktadır. Dasein’ımız, yani dünyayla-ilişkili, dünya-içindeki-varlığımız daima bir ötekilerle-birlikte-varlıktır. Bu şekliyle baktığımız zaman toplumsal bir varlık olan insanın küresel çapta bir mühendislik projesi ile bireyselleştirilmesi hedeflenmektedir ve bunun da uzun vadedeki önemli neticelerinden birisi sisteme muhalefet edebilecek toplumsal hareketlerin önünün kesilmesidir.

Küresel dünyada sisteme muhalefet etme potansiyeli olan devletler çok uluslu şirketler ve devletlerarası/devletlerüstü kurumlar vasıtasıyla kontrol altında tutulmaktadır. Örneğin kredi derecelendirme kuruluşları özel çıkarların kamusal olana nasıl hükmettiğini açıkça göstermektedir. Devletler bu kuruluşların bir nevi boyunduruğu altındadırlar. Hegemon ekonomik teamüllerin dışına çıkmanın cezası bu kurumlardan düşük notlar almak, dolayısıyla da ekonomik dar boğaza düşmektir. Sisteme açıkça kafa tutan devletler de ambargolar vasıtasıyla yalıtılmaktadır. Sistem kendisini öyle bir şekilde inşa etmiştir ki, devletler bugün bu sistemin koruyucu sigortası işlevi görmektedir; böylece sistemin devamlılığı sağlanmaktadır.

Kapitalist sistem, medya ve sosyal medya yoluyla da ürettiği bireyi konformizmin sınırları içerisine hapsetmektedir. Teknolojinin bir şeyleri bizim yerimize yapıyor olması, birey, siyasi olarak pasifize edilmekte ve ortaya çıkan eylemler sistem tarafından tepki doğurmayı gerektirmeyen eylemler olarak görülmektedir. Olaylar karşısında sosyal medya üzerinden mesaj vermek bireysel tatmin sağlamaktadır. Birey farkında olmaksızın, hatta kabul ederek dar bir özel alana mahkum edilmektedir. Bunun izdüşümlerini Google’da açık bir biçimde görebilmekteyiz. Google internet kullanımını muazzam bir biçimde kişiselleştirmekte, kullanıcıya uygun sanal ortamlar yaratmaktadır. Bu da bireyi giderek daralan ve kişiye özel olan bir alana itmektedir. Bunlara ek olarak protest kültürün de giderek metalaşması durumuna şahit oluyoruz. Altkültürlere dair ürünlerin pop ögesi haline getirdiğini görüyor, bireyin tüketim kültürüne bağımlı kalarak devrimci olmaya çalıştığı bir süreçten geçiyoruz.

Bütün bir kapitalizm içerisinde belki de muhalifliğin üretilebileceği en önemli merkezler olan üniversiteler de bu hegemonyanın baskısından payına düşeni almaktadır. Giderek çıkarcı bir bilgi üretim merkezi haline gelen üniversitelerde, özellikle ekonomik kaynaklar vasıtasıyla, pragmatik değeri olmayan bilgiyi üreten akademisyenlerin çalışmaları kabul görmemekte, bu akademisyenlerin düşünce ortamları baskılanmaktadır. Günümüzde özellikle sosyal bilimlerde bu sıkıntılar çokça yaşanmaktadır. Ekonomik kaygılar öne sürülerek Avrupa’da pek çok ülkede sosyal bilimlere ayrılan ödenekler dramatik oranda düşürülmüştür. Japonya yakın zamanda üniversitelerde sosyal bilimler bölümlerinin kapatılması yönünde bir karar almıştır. Gerekçesi ise bu bölümlerin pratik bilgi üretmekten aciz oldukları ve ekonomik kaynakların daha verimli işler için kullanılabileceğidir.

Kapitalizm bütün bir sistem olarak özel olana atfettiği değer ile kendi bireyini üretmekte,  siyasetin kendisini de-politize etmekte, küresel bir tüketim kültürünü dayatmaktadır. Özelleştirmenin pençesindeki bireyler belirli dönemlerde bir takım yüzeysel eleştirilerde bulunabilseler de, sistemin felsefesine yönelik eleştirilerin yaygınlaşması söz konusu değildir. Kapitalist demokrasi, bütün muhaliflerini bir şekilde tasfiye etmeye çalışmakta ve bu yönüyle de esasında otoriter bir rejim olduğunu dışavurmaktadır. Bütün bunları söyledikten sonra belirtmek gerekir ki, yazının amacı mevcut kapitalist sisteme alternatif bir model ortaya koymak değildir. Fakat Curtis’in de kitabını bitirdiği şekilde bitirirsek, uyuşmazlık, heterojenlik ve farklılık bilincimizi yükseltmemiz, adalet arayışından doğan sorumluluklarımıza odaklanmamız, araştırma ve öğrenim alanında polemikçi hakikat etrafında merkezsizleşmemiz gerekir (s. 245).

Kaynakça

Curtis, Neal (2015).  İdiotizm: Kapitalizm ve Hayatın Özelleştirilmesi (Mehmet Ratip, Çev.) İletişim Yayınları. İstanbul.

___
25.12.2015 tarihinde Ukba Dergisi'nde yayınlanmıştır. Orijinal link: http://ukbadergisi.com/2015/12/kapitalist-demokrasi-ve-dogmatik-bireyselcilik/

11 Aralık 2015 Cuma

BEŞ ŞEHİR ÜZERİNE NOTLAR

Henüz liseye yeni başlamışken -büyük adam olmanın verdiği heyecandan olsa gerek- ciddi biçimde kitap okumaya karar vermiş ve işe babamdan birkaç kitap göndermesini isteyerek başlamıştım. İlk okuduğum kitap yine babamın Kayseri’ye doğru yola çıkarken bana verdiği Gogol’un Ölü Canlar'ı idi. Bu kitabı okuyup bitirdikten sonra ulaşan beş kitabın arasında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’i de vardı. Ufak bir giriş denemesinden sonra nedense kitabı bir kenara bıraktım ve dört gün öncesine kadar da tekrar okuma girişiminde bulunmadım. Şimdi düşündüğüm zaman bir yandan bana göre şaheser olan bu kitabı şimdiye kadar okumamış olmanın üzüntüsünü duyuyor, bir yandan da daha önce –mesela lise sıralarındayken- okusaydım şu anda aldığım hazzı alamayacağımı düşünerek mutlu oluyorum.
***

Her insanın; İstanbul’un fethini öğretmeninden henüz dinlemiş bir çocuğun, en güzel beyitlerin geceye nakşedildiği boğaz bahçelerini bir müellifin derin anlatımından okuyan bir gencin ve ömrünün son demlerini yaşamakta iken farklı duyguların tesiri altında asr-ı saadeti düşleyen bir ihtiyarın yolu geçmişin dar sokaklarından geçer. Woody Allen’ın yazıp yönettiği “Paris’te Gece Yarısı” (Midnight in Paris) filmini ilk defa izlediğimde –biraz da o günkü beklentilerimden dolayı olsa gerek- pek bir şey canlanmamıştı zihnimde ve ruhumda. Filmi ikinci defa izlediğim zaman, geçmişe duyulan özlem ve mümkün olsa dönebilme fikrinin son derece başarılı bir biçimde işlendiğini idrak etmiştim. Bundan sonra benim zihnimde geçmişe yolculuğun şablonu bu filmde anlatıldığı gibi oldu.
***

İstanbul sokaklarını arşınlarken nasıl bugünü aşmak isteyen bir görme eylemine girişiyorsa gözlerim, Ahmet Hamdi’nin gözleri de öyle görmek çabası içinde; bu Beş Şehir’de aşikâr. Eğer Woody Allen’ın filmi “İstanbul’da Gece Yarısı” olsaydı ve ben bu filmin başrol oyuncusu olsaydım Ahmet Hamdi ve Yahya Kemal’in yanına, Şehzadebaşı’ndaki İkbal çay evine giderdim. Onların gözünden görmek isterdim bilhassa İstanbul’u. Kim bilir, belki de onlarla beraber, Ahmet Hamdi’nin derin bir muhabbetle anlattığı daha geçmiş İstanbul’a giderdim. Sinan’ın, Birinci Ahmed’in, Dördüncü Murad’ın, Nedim’in, Dede Efendi’nin İstanbul’una gider, maviye bezenmiş kubbeler altında secde eder, hoyrat kahvehanelerde yeniçeri mirası külhanbeylerinden cenk hikayeleri dinler, Boğaz’ın serinliğinde servi bahçelerinde beyitler dinler, insanın ruhuna en tarifsiz biçimde dokunan neyin, kudümün ve tanburun sesiyle kendimden geçerdim. Yolumuz tam olarak neresine düşerdi o çok eski İstanbul’un bilinmez ama ben şurada anlatılan Müslüman İstanbul’a gitmek isterdim:

“ Eski İstanbul bir terkipti. Bu terkip küçük büyük, mânalı mânasız, eski yeni, yerli yabancı, güzel çirkin –hattâ bugün için bayağı- bir yığın unsurun birbiriyle kaynaşmasından doğmuştu. Bu terkibin arkasında Müslümanlık ve imparatorluk müessesi, bu iki mihveri de kendi zanaatlerinin çarkından döndüren bir iktisadî şartlar bütünü  vardı. Bu terkip iki asırdan beri büyük mânasında, hemen her sahada müstahsil olmaktan çıkmış bir içtimaî manzumenin malıydı. Bu itibarla gerçekte fakir, fakat zevkle değilse bile inanılarak yaşandığı için halis ve ayrı, büyük bir mazi mirasının son parçalarını dağıtarak geçindiği için dışarıdan gösterişli, bütün bir görenekler zincirene dayandığı için de zengindi. Hususî bir yaşayış şekli, bütün hayata istikamet veren ve her dokunduğunu rahmanîleştiren dinî bir kisve bu terkibin mucizesini yapıyordu. Gümrükten geçen her şey Müslümanlaşıyordu. Kazaskerin sırtında İngiliz sofu, hanımının sırtında Lyon kumaşından çarşaf, üst tarafına asılmış Yesarîzâde yazması yüzünden Fransız üslûbu konsol, Bohemya işi lamba hep Müslümandı. İngiltere’den dün gelmiş rokoko saat, melez döşenmiş aynalı, saksılı, Louis XV. üslûplu otoman ve markizetli yahut patiska minderli odaya girer girmez çok Müslüman bir zamanı saymağa başladığı için derhal Müslümanlaşır, kuvvetli ilâhiyat tahsili yüzünden az zamanda ulema kisvesi taşımağa hak kazanan bir mühtedi yahut hiç olmazsa Keçecizade İzzet Molla’nın meclisinde Kur’an ve Hadîs bilgisiyle asıl Müslümanları susturan Hançerli Bey gibi bir şey olurdu.” (ss. 125-126)
***

Beş Şehir başından sonuna kadar -ama özellikle de Bursa ve İstanbul’u okurken- bende hep geçmişe yolculuk özlemi uyandırdı. Ahmet Hamdi’nin hakikaten hayran kaldığım üslubu, en çıkmaza girdiğini düşündüğüm yerlerdeki kıvrak manevraları, ben olsam nasıl anlatırdım diye düşünürken hayalgücümün yetersiz kaldığı tasvirleri bu yolculuk özlemini her satırda daha fazla körükledi. Daha ilk sayfasından beri imrendiğim ustalık, eserin son üç sayfasında –yani İstanbulun on beşinci bölümünde- bir kez daha sarstı beni. “Bu dirilmesi imkânsız şeylerden” (s. 206) bahsederken ne aradığını soruyor Ahmet Hamdi ve bu kısa bölüme oldukça derin bir cevabı sığdırıyor: “Hayır, aradığım şeyler ne onlar, ne de zamanlardır. (s. 206)”

İçimizdeki özlemi dindirmek için geçmişe dönme arzusu aslında bizi tamamlayan geçmişe dair algılarımızı yıkacak tehlikeyi taşıyor. Bizim Sinan’ımız üzerinden geçen asırlarla, kendisinden sonra yetişen Sedefkâr Mehmed Ağa ile, Itrî ile, Neşatî ile, Sultan Abdulaziz ile bir bütün olarak Sinan. Bütün bu tecrübeyi bir kenara bırakıp Sultan Süleyman’ın İstanbul’una yapacağımız bir yolculukta “Bâkî tahmin edebileceğimizden daha çok çıplaktır. (s. 206)”
***

“Niçin geçmiş zaman bizi bir kuyu gibi çekiyor? (s. 206)”
“Bizi onlara doğru çeken bıraktıkları boşluğun kendisidir. (s. 207)”
***

Kendi kendime sormadan edemiyorum: Bugün yazsaydı Beş Şehir’i?..

___
Tanpınar, Ahmet Hamdi. Beş Şehir. Dergah Yayınları. 18. Baskı. İstanbul: 2004.

13 Eylül 2015 Pazar

İNANMAKTAN VAZGEÇTİĞİMMİŞ ARADIĞIM

Ağzının kenarında maydanoz vardı. Lanet olası ağzının kenarında maydanoz vardı T’nin. Bu nasıl bir ciddiyetsizlik? Göreve çıkmadan önce lahmacun yemek de neyin nesi? Koca uzay gemisi leş gibi soğan kokuyor. Sırf bu yüzden yaz aylarında T ile göreve çıkmaktan nefret ediyorum. Hiçbir şey umurunda değil herifin. Geçen sene Haziran’daki göreve de kelle paça içip gelmişti. Öyle ağır sarımsak kokuyordu ki adamı uzay istasyonuna almadılar.

“İniş için bütün personel yerlerine. D-18 gezegenine dair brifinglerinize koltuklarınızda bulunan bilgisayarlardan ulaşabilirsiniz.”

İşte geldik sayılır. T heyecanlı görünüyor. İnişlerde hep heyecanlanır. Belli etmek istemez ama sol eliyle koltuğun kolunu sıkışından anlarım bunu. Garip bir adam T. Bir yandan ürkütücü bir yanı var, ne de olsa eski bir suçlu; bir yandan ise ürkek bir yanı var. Sert görünür, asabi takılır ama uyurken yastığına sarılır. Söylenenler doğruysa uzay görevlerine katılmadan önce yüksek güvenlikli bir hapishanede mahkûmmuş. Neden hapse düştüğü hakkında kimsenin malumatı yok aslında ama benim öğrenebildiğim kadarıyla çocuklarını öldürmüş. Söylediğim gibi, bunlar söylentiler. Ama doğru olma ihtimali bile bu adamı benim gözümde korkunç hale getiriyor. Düşünsenize, kendi çocuklarını öldüren bir katil başka insanlara neler yapmaz ki?

“İniş gerçekleşti. Alfa timi, görev için yerlerinize.”

İşte bizim sıramız. Alfa timi biziz; ben ve T. Görevimiz D-18’de keşif yapmak. Septon adında bir varlığı arıyoruz. Evet, doğru duydunuz; “varlık” dedim. Çünkü Septon’un ne olduğuna dair en ufak bir fikrimiz yok. Bildiğimiz tek şey doğaüstü güçlerinin olduğu ve dünyamızı yok ettiği. Evet, bir gün ansızın bir trajedinin ortasında bulduk kendimizi. Nereden geldiği belli olmayan bir saldırı ile karşı karşıya kaldı dünya. Dağlar devrildi, kıtalar okyanuslarda boğuldu, gök yarıldı. Milyarlarca insan ölümün müziğini dinleyerek yok oldu. Geride kalan bir avuç insanın ise hafızalarına kazınmış tek bir isim var: Septon. Kim bu Septon? Daha doğrusu, ne bu Septon? Bu saldırıdan sonra onlarca gezegene gittik. Aylardır eve dönmedik, sürekli seyir halindeyiz. Emirlerimiz açık: Septon bulunana kadar eve dönmek yok.

“Kapılar açılıyor. Kasklarınızı takın. Oksijen kontrolünüzü gerçekleştirin.”

İşte şov başlıyor. T her zaman yaptığı gibi bugün de kaskının üzerinden maskesini takıyor. Bunu neden yaptığını bilmiyorum. Komik bir maske ama. Düşünebiliyor musunuz? Herif milyarlarca dolarlık bir projede çalışıyor, üzerinde binlerce dolarlık bir giysi var ve o ucuz maskeyi kaskının üzerine geçirmekten hiç vazgeçmedi. Aşağılık psikopat!

“Alfa timi, sahne sizin. Sağ salim dönün. Başarılar.”

Derin bir nefes alırım ilk adımı atarken. T hep bir şeyler mırıldanır. Bir çeşit dua olsa gerek. Sanki burada bir tanrı var ve kendisini duyacak. Boş bir hayalden başka bir şey değil bu. Eğer öyle kudretli bir tanrı olsaydı bugün burada olmamız gerekmezdi. Dünyamız perişan hale gelirken neredeydi hem? Kimse kusura bakmasın bu koca boşlukta, bu karanlık gezegende bizi duyacak hiç kimse yok. Bunu o felaket gününde anladım ben; Tanrı bizim korkularımızla baş etmek için ürettiğimiz bir fikirden ibaret.

Ben bunları düşünürken T hayli ilerlemiş. Eliyle gelmemi işaret ediyor. Bu ses de ne böyle? Çok kısık frekansta sesler geliyor.

“Bu da ne T?” Bilmiyorum manasında kafasını sallıyor.

“Biraz daha ilerleyelim.” Onaylıyor.

Ses gittikçe anlaşılır hale geldi. “Müzik bu. Hah! Müzik bu dostum. Şu taraftan geliyor, koş!” Müziğe doğru koştuk.

İleride bir yapı var, heybetli bir yapı. “Yavaş ve sessizce giriyoruz.”

Eşiği geçince müziğin sesi yükseldi. Ama bu müzik! Bu müzik nasıl bu kadar tanıdık olabilir? Bir türlü çıkaramıyorum. Dilimin ucunda ama söyleyemiyorum. Çok tanıdık, hayat gibi. Çocukluğum, gençliğim, ilk aşkım, ilk arabam, sevinçlerim, acılarım, anılarım… Her bir nota hayatımın bir gününü hatırlatıyor sanki. Giderek ağırlaşıyor ruhum. Neden böyle oluyor? T dizleri üzerine çökmüş. Ağlıyor.

“Ben öldürmedim. Benim hiçbir suçum yoktu. Canım kızlarım. Affedin beni. Sizleri koruyamadım.”

Anlayamıyorum, bir türlü anlayamıyorum. Gözlerim kararıyor.

“Karşıdan biri geliyor T! T kalk!” T yere yığılmış. Ben de daha fazla dayanamıyorum.

Sadece bir gölgeyi seçebiliyorum. T’nin göğsüne uzanıyor. Bir şeyler söylüyor.

“T! T! Uyan dostum! Hadi, beni burada bırakma! Lanet olsun T!”

Notalar dökülüyor gölgenin dudaklarından: “Kendini yorma. Duyamaz seni artık.”

İnanılır gibi değil, melodiler çıkıyor ağzından ve ben anlıyorum. Şaşkınım, ama anlıyorum.

“Sen de kimsin? T’ye ne yaptın?”

“Çok acı çekmişti, şimdi huzuru bulma vakti. Seni ise azap bekliyor. İmtihanı geçemedin.”

“Sen de kimsin?”

“Septon. İnanmaktan vazgeçtiğin ama aradığın.”

Göğsüme uzandı. Kaburgalarım çatlayarak verdim son nefesimi.

___
*Öykü Atölyesi on altıncı hafta için yazdığım öykü. 
**Atölye moderatörü için not: Haziran, maske ve eşik kelimeleri kullanıldı. Birinci ve ikinci ek kısıt uygulandı. 
***Haftanın diğer öykülerine Twitter'da #hamaes16 etiketinden ulaşabilirsiniz.

10 Eylül 2015 Perşembe

EMPERYALİZM, HEGEMONYA, İMPARATORLUK

Küresel Araştırmalar Merkezi’nin düzenlediği “Kitap-Makale Sunumları” konuşma serisinin Ocak ayındaki toplantısında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Akif Okur, Ötüken Yayınları tarafından 2012 yılında yayımlanan Emperyalizm Hegemonya İmparatorluk isimli kitabı üzerinden uluslararası politik ekonomi literatürünün temel meselelerini ele aldığı sunumunu gerçekleştirdi.

Okur’un doktora çalışmalarının uzantısı niteliğini taşıyan eserinin temel sorunsalları küreselleşme çerçevesinde tek kutupluluk tartışmalarının yapıldığı dönemde meydana gelen 11 Eylül saldırılarına dayanmaktadır. Esas itibariyle çizgisel bir tarih anlatısının ürünü olan küreselleşme, 11 Eylül’ün devamında gelen Irak işgali ile bir sapmaya uğramıştır. Sürekli ilerici bir gelişim iddiasında olan küreselleşmenin Irak işgali ile ortaya çıkan klasik emperyal mantığı nereye koyduğu eserin temel sorunsalı olarak karşımıza çıkmaktadır. Yirmi birinci yüzyıla girilirken ulus devlet tecrübesinin yerini Avrupa Birliği tarzı ulus-üstü yapılara bırakacağı beklenirken Irak işgali gibi on dokuzuncu yüzyılı andıran bir tasarım girişimi küreselleşmenin temel iddialarına ters düşen bir durum olarak görülebilir.
ABD’nin Irak işgali o dönemde genelde bölgedeki petrolle ilintilendirilerek açıklanmaya çalışılmakta, petrol yatakları zengin olan bölgenin savaşlara sahne olacağı iddia edilmekte ve dolayısıyla da bölge odaklı bir okuma yapılmaktaydı. Okur, bu noktada mevcut çizginin dışına çıkma arayışına girmiş ve bu bağlamda işgalin faili pozisyonunda olan ABD merkezli bir çalışmayı ortaya koymuştur. Dönemin tartışmalarının ortak noktalarını teşkil eden emperyalizm, hegemonya ve imparatorluk kavramları çerçevesinde Gramsci ve Cox’un eleştirel teorilerinden hareketle ABD’nin küresel sisteme göre konumu ve küresel sistemi yeniden dizayn çabaları eserin ana konusudur. Cox’un birbiriyle bağlantılı mekanizmalardan oluşan, sebep sonuç ilişkilerini barındıran ve zamansız olmayan değişimler çerçevesinde tanımladığı ontoloji kavramı ile Fernand Braudel’in katmanlı zaman anlayışının örtüşmekte olduğunu düşünen Okur, ABD’nin Irak işgalini Braudel’in üç katmanlı tarih okumasından faydalanarak tahlil etmektedir. Burada Irak’ın işgali “olay”a, küreselleşme “konjonktür”e, petrol ise “geriye doğru okunabilen uzun süreli tarih”e denk düşmektedir. ABD’nin Irak işgalini gerçekleştirdiği dönem dünyanın çok merkezli bir yere evrildiği bir dönemdi ve işgale karar verenler bu evrilme sürecini etkilemeyi amaçladılar. Irak’ın işgali, imparatorlukların yıkıldığı, Avrupa’nın ABD’den bağımsızlaşma isteğinin iyice arttığı, Çin’in ve dolayısıyla Asya’nın yükselişinin hızlandığı, Braudelci yaklaşımla yüz-yüz elli yıllık bir uzun vadenin sona yaklaştığı bir döneme denk gelmiştir.

Fransız devrimi sonrasında Napolyon yönetimiyle beraber özellikle İngiliz tarihçiler tarafından iç politikadaki otoriterliği tanımlayan emperyalizm, ilerleyen dönemde Marksist tarihçilerin katkılarıyla dış politikada da yayılmacı bir politikayı kapsayan bir kavram olarak yeniden tanımlanmıştır. Okur, emperyalizm kavramının zaman içerisinde içeriğinin boşaldığından hareketle emperyalizm ve emperyal eylem kavramlarını ayrıştırma gerekliliği duymuştur. Zira emperyalizm Marksizm’in yüklediği anlamla ciddi eleştirel anlam kazanmakta, fakat bununla beraber her türlü olumsuz anlamı yüklenmektedir. Doğal olarak kavram gittikçe içeriksiz hale gelmektedir. Emperyal eylem kavramı ile toprak işgali ve denetimini kast etmektedir Okur.

Pax-Americana ile ortaya çıkan hegemonya kavramı emperyalizmden farklı bir yere işaret etmek üzere üretilmiştir. ABD, kuruluşu itibariyle İngiliz sömürgeciliğine karşı hareketlerin bir sonucudur ve resmi tarih anlatımı da sömürgeye karşı bir mücadelesinin var olduğu şeklinde devam edegelmiştir. Her ne kadar kendisinin sömürgeleri olsa dahi, bunlar sayıca kısıtlı kalmışlardır ve ABD kendisini sömürgeci olmayan bir devlet olarak tanımlamıştır. Bu tarz bir söylemin ortaya çıkması da ABD’nin kurulduğu ve yükselişe geçtiği dönemin şartları göz önüne alındığı zaman anlaşılabilmektedir; ABD imparatorluklarla bu söylem ile mücadele etmiş ve bu sayede onları geçebilecek seviyeye gelmiştir.

Her ne kadar ABD’nin önerdiği sistem ulus devletçi kapitalist bir sistem olsa da, küreselleşme ile beraber bu sistem ulus-aşırı hale gelmiştir. Bugün devlet dışı aktörler uluslararası arenada güç kazanmışlardır ve ciddi ekonomik ve politik faaliyetler yürütmektedirler. Zaten küreselleşmenin iddiası ABD de dâhil olmak üzere bütün ulus-devletlerin uzlaşacağı ve uyacağı bir merkezi ulus-üstü yönetişim sisteminin ortaya çıkacağıdır. Irak işgalinin temel amacı da bu şekilde ilerleyen tarih çizgisini değiştirmek, ABD’nin merkez konumda olabileceği bir yönlendirmeyi sağlayabilmektir. ABD sahip olduğu askeri gücüyle oyunun kurallarını yeniden koymaya çalışmıştır.


Daha önce de belirttiğimiz üzere eser bölgeden ziyade fail üzerine yoğunlaşmış, işgalin öznesi konumundaki ABD’yi merkeze almıştır. ABD’nin o dönemki yönetimi ana fail olmakla beraber, George Bush yönetimini iktidara taşıyan ve işgale zemin hazırlayan taban önem arz etmektedir. Bush yönetiminin kitle tabanının aktif kısmını Hristiyan sağ oluşturmuş, buna ek olarak neo-con (yeni muhafazakâr) organik entelektüeller işgale meşru zemin hazırlama konusunda aktif rol almışlardır. Eser bu aktörlerin iktidara ne şekilde destek verdiklerini, ne gibi pazarlıklara giriştiklerini, uluslararası güçler ile nasıl ilişkilerinin olduğunu ele aldıktan sonra bütüncül bir sonuca ulaşmaya çalışmaktadır.

___
Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi’nin 31 Ocak 2014 tarihinde düzenlediği Emperyalizm, Hegemonya, İmparatorluk kitap-makale sunumunun BİSAV Bülten 87. sayısında yayımlanan değerlendirmesidir: 
http://www.bisav.org.tr/yayinlar.aspx?module=makale&yayinid=239&menuID=3_3&yayintipid=3&makaleid=1412

6 Eylül 2015 Pazar

CEVİZ MEVSİMİ

Adım Ömer John. On yedi yaşındayım. İki gün önce geldim Türkiye’ye, ilk defa. Babamın bağlarında koşuşturduğu köyü, ceviz bahçelerini, şalvar giyen yaşlı adamları ilk defa görüyorum. Babaannemi de tabii; en önemlisi bu. Ben doğmadan önce Amerika’ya yerleşmiş babam. Annemle orada tanışıp evlenmişler. Annem Amerikalı. Daha önce ailecek gelememiştik Türkiye’ye. Biraz dinse de heyecanım devam ediyor.

Babaannemle akşamları evin önünde oturup uzun uzun muhabbet ediyoruz iki gecedir. Bana bilmediğim bir dünyanın kapılarını açtı. Bitmek bilmeyen hikâyelerini ardı ardına anlatıyor bıkmadan. Bu akşam vitrindeki çerçeveli fotoğrafı sordum. Yanındaki adam dedemmiş. Dedemi hiç görmedim. Babam da hatırlayamayacak kadar küçükmüş dedem çekip gittiğinde. Derin bir of çekti babaannem, gözleri ufka daldı ve ağır ağır anlattı:

“Goz mevsimiydi gene beyle. Isıcaklar yavaş yavaş çekilmiye yüz dudduydu. Bahçaya goz toplamaya gettim idi.”

Eylülün son günlerinde cevizler toplanır buralarda. Hasat zamanıdır. Babaannem sabah namazını kılıp bahçeye gitmiş. Gün yeni yeni ağarırken bir ağaca doğru uzanmış elindeki kalın çubukla. Tam ağacı çırpacak ki bir de ne görsün, ağacın üzerinde iplere dolanmış koca bir örtü. Meraklı gözlerle bakarken az ileride, arazinin eğim kazandığı yerde bir adamı yüz üstü yatarken görmüş. Hemen koşturmuş o yöne. Tam adama uzanacağı sırada koca bir akrebin adamın elini sokmak üzere olduğunu fark etmiş. Savuşturmaya çalışmış akrebi ama becerememiş, akrep adamın elini sokmuş. Hemen sırtlamış adamı, eve doğru koşturmaya başlamış. Babaannem babayiğit bir Anadolu kadını. İki kilometreden biraz fazla gelir bahçe ile ev arası, sırtında taşımış adamı eve kadar. Ömer dedem, babaannemin babası, şehre inmiş o sabah. Babaannem adamı hasırın üzerine yatırmış. Sonra ocağa yönelmiş, bir yumurta koymuş tasa kaynaması için. Adamın akrep tarafından sokulan elini önce temizlemiş, sonra bir iğneyi akrebin soktuğu yere sokup zehri akıtmış. Biraz sonra da haşlanan yumurtayı sıcağı sıcağına adamın avucunun içine koymuş. Başından çıkardığı örtüsü ile sıkı sıkıya bağlamış elini. Akrebin derdinden kurtulunca da adamın üstünü başını değiştirmiş, yaralarını temizlemiş, alnına sirkeli bezler koyup ateşini düşürmüş.

Akşama doğru eve dönmüş babaannemin babası. Omuzunda heybesi, elinde tüfeği girmiş içeri. Hasırda yatan adamı görünce köpürmüş. Babaannem gözü yaşlı anlatmış durumu. Biraz dinleyince yumuşamış büyük dedem. “Eyi oluncu getsin o zaman” demiş. Babaannem sabaha kadar adamın başında beklemiş. Sabah uyanmış adam. Döşeğin başında uyuyakalan babaannemi görmüş, bir süre izledikten sonra babaannemin anlamadığı bir dilde bir şeyler söylemiş. Babaannem adama eliyle sessiz olmasını, dinlenmesini telkin etmiş.

Bir gün, iki gün, üç gün, bir ay. Bu süre zarfında birbirlerini sevmişler. Nasıl anlaştılar bilinmez, aşkın hal dilinden midir nedir, adam biraz gücünü toplayınca derdini açmış, babaannemle beraber kaçmışlar. Bir başka şehre göçmüşler, tek göz oda bir ev bulup mütevazı bir hayat sürmeye başlamışlar.

Anlamışsınızdır, bu adam benim dedem. Teğmen John Livingston. Dedem Amerikan hava kuvvetlerinde savaş pilotuymuş. Bir görev uçuşu sırasında uçağı düşmüş. Uçağı bulmuşlar ama dedemi bir türlü bulamamışlar. Çünkü dedemin gözü babaannemin aşkından başka bir şey görmemiş. Kayıplara karışmış, bir süre sonra da Amerikan ordusunun arşivlerindeki yerini almış.

Keşke hikâye böyle güzel devam etseydi. Babaannemin boğazına bir şeyler düğümlendi sanki. Yutkundu, sesi titredi. Babam doğduktan sonra kayıplara karışmış dedem. Bir yerde başına bir şey mi geldi, bırakıp gitti mi bilinmez. Belki de çapkın, hovarda bir askerdi. Kim bilir? Bekledikçe beklemiş babaannem dedemi, yollarını gözlemiş günler boyu. En sonunda terk edip gittiğine kanaat getirmiş. Kucağında yavrusu, boynu bükük geri dönmüş köyüne. Büyük dedemin yüreği dayanmamış, affetmiş, yanına almış babaannemi.


Kaderin cilvesi işte, yıllar sonra babam yüksek ihtisas için Amerika’da bir üniversiteden burs kazanmış. Babaannemin gönlü razı olmamış gitmesine ama zincir vuracak değil ya ayaklarına. Babam Amerika’da annemle tanışmış ve evlenmişler. Ben doğmuşum. Adımı Ömer John koymuşlar; Ömer büyük dedemin adı, John babamı kundakta terk eden dedemin. Bir ceviz mevsiminde öğrendim.

___
*Öykü Atölyesi on beşinci hafta için yazdığım öykü. 
**Atölye moderatörü için not: Ceviz, iğne ve hasır kelimeleri kullanıldı. Ek kısıtlar uygulanmadı. 
***Haftanın diğer öykülerine Twitter'da #igceha15 etiketinden ulaşabilirsiniz.

DIŞ POLİTİKADA REALİST DÖNÜŞÜM

Arap Baharı, başlangıcından itibaren Türk dış politikasının temel meselelerinden biri oldu. Türkiye gerek Suriye ve Irak ile paylaştığı ...